03 Haziran 2026 - Çarşamba

SOFRADAKİ YANGININ GİZLİ REÇETESİ: ÜRETMEKTEN NEDEN VAZGEÇTİK?

Market arabasını her doldurduğumuzda, kasadaki rakama bakıp derin bir iç çekiyoruz.

Yazar - Ali Kılıç
Okuma Süresi: 7 dk.
Ali Kılıç

Ali Kılıç

-
Google News

SOFRADAKİ YANGININ GİZLİ REÇETESİ: ÜRETMEKTEN NEDEN VAZGEÇTİK?

​Market arabasını her doldurduğumuzda, kasadaki rakama bakıp derin bir iç çekiyoruz. "Gıda enflasyonu" dedikleri o canavar, sadece cüzdanlarımızı değil, geleceğimizi de kemiriyor. Peki, bir zamanlar okul kitaplarında gururla okuduğumuz "Kendi kendine yetebilen yedi ülkeden biri" masalına ne oldu? Biz ne ara buğdayı Rusya’dan, mercimeği Kanada’dan, eti Uruguay’dan bekler hale geldik?
​Bugün size, vitrindeki pahalılığın arkasında yatan asıl büyük resmi; tarım ve hayvancılığımızın "üretim krizinden ithalat bağımlılığına" uzanan hazin dönüşümünü anlatmak istiyorum. Çünkü gıda, artık sadece bir ekonomi başlığı değil; bir ülkenin egemenlik, varoluş ve milli güvenlik meselesidir.
​Medeniyetimizin kurucu mimarlarından şair ve devlet adamı Yusuf Has Hacib, asırlar öncesinden Kutadgu Bilig’de bu gerçeği şöyle haykırıyordu:
​"Kutun (devletin ve saadetin) bağı topraktır. Toprağı ihmal eden, ne beyliğini koruyabilir ne de halkını doyurabilir."
​Biz tam da bu bağı kopardığımız için bugün küresel bir girdabın içindeyiz.

Çiftçinin "Döviz" Kıskacı ve Toprağa Küsüşü
​Tarımın kalbi tarlada atar. Ama bugün Türk çiftçisi tarlaya girmeye korkuyor. Neden mi? Çünkü gübre, mazot, tohum ve ilaç fiyatları tamamen döviz kuruna endeksli. Çiftçinin maliyeti döviz hızıyla koşarken, Toprak Mahsulleri Ofisi’nin (TMO) belirlediği alım fiyatları yerinde sayıyor ya da enflasyonun fersah fersah altında kalıyor. Zarar eden, emeğinin karşılığını alamayan çiftçi ne yapıyor? Toprağına küsüyor.
​Daha da korkutucu olanı, köylerimizde artık genç kalmadı. Çiftçi Kayıt Sistemi’ne (ÇKS) kayıtlı üreticilerin yaş ortalaması 55’in üzerine çıktı. Gençler tarımda bir gelecek görmedikleri için kentlere göç ediyor. Topraklar ya atıl kalıyor ya da imara açılıp betonlaşıyor. Yarın bu toprakları ekecek bir nesil bulamadığımızda, parasıyla bile ithal edecek gıda bulamayabiliriz.
​"Anaç Hayvanı Kesmek" Geleceği Kesmektir!
​Hayvancılık cephesindeki durum ise tarladan daha da vahim. Hayvancılığın altın bir kuralı vardır: Süt/Yem Paritesi. Yani bir üretici, sattığı 1 litre sütle en az 1.3 kg yem alabilmelidir ki çark dönsün. Bizde ne oldu? Çiğ süt fiyatları basbayağı baskılandı ama yem fiyatları serbestçe uçtu gitti.
​Parite 1’in altına düşmeye başladığında, besici baktı ki her gün zarar ediyor; ahırındaki damızlık ve anaç süt ineklerini gözyaşlarıyla kesime gönderdi. Unutmayalım: Anaç hayvanı kesmek, hayvancılığın geleceğini kesmektir. İnek kalmayınca bu kez besilik dana krizi baş gösterdi, et fiyatları fırladı. Ankara’nın buna çözümü ise yerli üreticiyi desteklemek yerine Brezilya’dan, Uruguay’dan canlı hayvan gemileri yüklemek oldu. Yabancı çiftçiyi zengin eden bu ithalat hamlesi, yerli besiciyi pazardan tamamen sildi.
​İthalat Kartı: Günü Kurtaran, Yarını Batıran İllüzyon
​Ne zaman gıda fiyatları yükselse, hemen gümrük vergileri sıfırlanıyor ve ithalat silahı çekiliyor. Bu, pansuman bile olmayan, günü kurtarmaya yönelik geçici bir çözümdür.
​İthalat bir kısır döngüdür: Dışarıdan ucuz ürün getirip fiyatı baskıladığınızda, yerli çiftçi bir sonraki sezon o ürünü ekmekten vazgeçer. Çiftçi ekmeyince, ertesi yıl daha fazla ithalat yapmak zorunda kalırsınız. Kendi topraklarımızda üretebileceğimiz ürünler için her yıl milyarlarca doları el ellerine sayıyoruz. Dünyaca ünlü iktisatçı ve sürdürülebilir kalkınma uzmanı Prof. Dr. Jeffrey Sachs tam da bu noktaya parmak basarak uyarır: "Gıda güvenliğini ithalat zincirlerine bağlayan ülkeler, küresel kriz anlarında bağımsızlıklarını ilk kaybedenler olur."
​Maalesef bizim çiftçimize çok görülen destekler, elin yabancı çiftçisinin cebine gidiyor.
​Köklü Çözüm: "Ahlak ve Maneviyat Öncelikli Üretime Dayalı Eğitim"
​Peki, bu yapısal çöküşü sadece ekonomik paketlerle çözebilir miyiz? Hayır. Sorun sadece cüzdanlarımızda değil, zihinlerimizde. Bize yıllarca toprağı hor görmeyi, köylülüğü bir geri kalmışlık gibi algılatmayı başardılar. Kurtuluş, eğitim sistemimizi baştan aşağı yenilemekten geçiyor.
​Bize bugün "Ahlak ve Maneviyat Öncelikli, Üretime Dayalı bir Eğitim Sistemi" şarttır! Bu doğrultuda, çocuklarımızın toprakla, canlıyla, üretim bilinciyle büyümesi için ilkokul 2. sınıftan itibaren müfredata zorunlu "Tarım ve Hayvancılık" dersi eklenmelidir.

Çocuklarımız matematiği, fen bilimlerini öğrenirken; bir tohumun topraktaki ahlakını, emeğin manevi kutsallığını, israf etmemenin mukaddesatını da tarlada, uygulayarak öğrenmelidir. Büyük Türk-İslam bilgini İbn Sînâ, eğitim üzerine fikirlerinde "Çocuğun eğitimi sadece teoride kalmamalı, hayata ve üretime dokunmalıdır" der. Eğer ilkokul çağındaki bir çocuğa bir fidanı büyütmenin mesuliyetini, bir hayvana şefkatle bakmanın ahlakını aşılamazsak; büyüdüğünde beton bloklar arasında paradan başka değer tanımayan nesiller yetiştirmiş oluruz. Üretim, ahlaki bir duruştur.
​Kurtuluş Reçetesi: Radikal Bir U Dönüşü
​Bu erimeyi durdurmak ve gıda egemenliğimizi geri kazanmak için piyasayı anlık, polisiye tedbirlerle yönetmeye çalışmaktan acilen vazgeçmeliyiz. Çözüm bellidir ve radikal adımlar gerektirir:
​Planlı Üretim ve Alım Garantisi: Tarım Kanunu’nun emrettiği ama hiç uygulanmayan "milli gelirin en az %1'i oranında destek" çiftçiye ekimden önce, eksiksiz verilmelidir. Hangi havzada neyin ekileceği planlanmalı ve devlet alım garantisi vermelidir.
​Girdilerde Vergi Muafiyeti: Çiftçinin traktörüne koyduğu mazottan ÖTV ve KDV kaldırılmalı; yem ve gübre doğrudan sübvanse edilmelidir.
​Aracı Zincirinin Kırılması: Tarladan rafa uzanan o denetimsiz, insafsız aracı marjları yok edilmelidir. Güçlü ve şeffaf üretici kooperatifleri eliyle çiftçi hak ettiği parayı kazanmalı, tüketici de ucuz gıdaya ulaşmalıdır.
​Köyü Yeniden Cazip Kılmak ve Zihniyet Dönüşümü: Genç çiftçilere SGK prim desteği verilmeli, köylerin eğitim ve sağlık altyapısı iyileştirilerek gençlerin toprağa dönüşü özendirilmelidir.
​Son söz: Küresel tarım dehası ve "Yeşil Devrim"in öncülerinden olan Norman Borlaug’un kulaklarımıza küpe olması gereken bir sözü vardır: "Barışın ve bağımsızlığın ilk bileşeni ekmektir. Aç insanların olduğu bir dünyada ne ahlakı koruyabilirsiniz ne de adaleti."
​Türkiye, ithalat bağımlılığı prangasından kurtulmak istiyorsa rotasını acilen ve amansızca; eğitime, ahlaka, emeğe, toprağa ve yerli üretime dayalı millî bir tarım politikasına çevirmek zorundadır. Aksi takdirde, bugünleri bile mumla arayabiliriz.

#
Yorumlar (0)
Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.